Yoldayım gene, çalışması yeni tamamlanmış, şeritlerinin fosforu lastik altında henüz eskimemiş bölünmüş o yolda. Dağların arasında, bazen rampa aşağı inerken karşıma çıkan dağ eteklerindeki hayal kurduracak güzellikteki köyü ile, gene o yoldayım. 

Mabel Matiz çalıyor, güzel bir yere giderken karnımda uçuşan kelebekleri sakinleştirmek için her zaman dinlediğim güzel sesi ile ruhumu besleyen Fatih, Ahu'yu söylüyor. Hava sıcak, birden ısınması ile en sevdiğim ceketlerimi giyemeyişime neden olduğu için hafif sitemliyim. Sorumlusu kim bilmiyorum ama ben gene de sitem ediyorum. Camı aralıyorum, biraz da yavaşlıyorum. Acelem yok çünkü. Hafif serin hava tenimi sıyırıp arkaya geçiyor, yavaşça dağılan saçlarım dudak nemlendiricime yapışıyor. Sürekli nemlendirici kullanmama rağmen neden hala kuruyor dudaklarım hiç anlamıyorum. Zihnim sarih. 

Yeter bu kadar hava. müziği duymuyorum. Camı kapatıyorum. şimdi bulanmaya başlıyor aklım.  

Detaylarda boğuluyormuşum. Balığa suda boğulmanın ne demek olduğunu anlatabilir miyiz? Kendimizin rahat nefes alabildiği yer dışında kalanlar boğucu mu gerçekten? Yaşıyorum, şarkı değişiyor, bozuk satıh başlıyor, fark ediyorum. Boğulmamışım. 

Yol bitiyor, heycanımı Mabel bile bastıramıyor. Yolda olmak çok güzel, ama varmak daha güzel. Çantam arabada kalsın, sonra alırım. Evet arabalar trenlerin geçtiği güzel yerlerden geçemiyor ama konforu da vazgeçilmez oluyor alışınca. Kahvem bitmiş, susamışım, tuvalete girmeliyim. Bacaklarım hafif titriyor ben ayağa kalkınca, heycandan mı? Yok, hareketsiz kalmışlıktan bence. 

Kapıyı çalıyorum. İlk kez aşağı inmemiş beni karşılamaya, kendi evime gelmişim gibi olmalıydı, ama değil. Tuhaf. Hala misafir mi olmak istiyorum? Hep mi misafir geleceğim buraya? Açılıyor hemen kapı, gülümsemiyor. Ama "hoşgeldin"i esirgemiyor, hep çok nazik herkese zaten, bana da tabi. 'Hoşgeldin'i "buyur gel" takip etmiyor sanki. Davetiyesiz bir hoş geliş miydi bu? Kapı yıkılıyor, kapanıyor, aralanıyor, yok oluyor, düşemiyorum, duramıyorum, öylece oradayım, davetiyem yok, sadece dikiliyorum. 

Geri mi dönmeli? Başka giriş yolu mu bakılmalı? Güzel kokular da geliyor, bana mı yemek yapmış? Başkasına mı tütüyordu ki ocakbaşı dumanı? Koku gidiyor, sesler kesiliyor. Sessizlik... Aynı donuk bakış, aralıklı kapı, içeri buyur etmiyor. Neden hala buradayım? 

Kalbim sıkışıyor, avuç içlerim sızlıyor. Sahi neden avuç içleri sızlar insanın? Bıçak saplanmış gibi deşiliyor fakat kan akmıyor. Sularım çekiliyor, çişim vardı, yok oluyor. Evime dönmem gerekiyor artık. Narince şarabım soğumuştur çoktan, iyi gelir hem. Zaten... çantam da arabadaydı... Ben... uğramıştım sadece, ömrümce... 

Canım arabam, nedensizce çok seviyorum, nazlanmıyor hiç bana, canım arabam. Bak hemen çalıştı gene. Hadi bakalım, geç olmadan, geceye kalmadan, üzülmeden döneyim. Navigasyon açmıyorum, söz konusu evime, kendime dönmekse yolu her zaman bilirim, nerede olduğum farketmeksizin hem de. Şarkılar kaldığı yerden devam ediyor, ana yola çıkıyorum. Kelebeklerim sakin. kahvem yok. Olsun. Kahve ile oyalanamam, artık acelem var, evime dönmeliyim. 

Zar zor yıkmıştım duvarlarımı. Yaldızlarımı döküp açmıştım kapılarımı oysa. Ben bunu mırıldanırken şarkı değişiyor.

"Şimdi gelen gün için bir türkü söyle, yolun çok daha uzun

Zor kilitleri açılır hayatın, sesi sevdadır suskunluğun"

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar