Öyle kapalı olur ki insan bazen, kendi bile anlamaz kapalı olduğunu. Cuma günü olsa Cuma'dan sonra açılır dersin, haftanın alelade günü; açık olması gerekirken, kapalı olur işte bazen. Kapıyı çalanlar olur, "hay Allah, nerede ki dükkan sahibi?" der ve sağa sola bakınır, sonra gider ziyaretçiler. Öyle kapalı olur ki ki, birilerinin kapıyı çalacağını dahi akıl edemez insan, bazen...
Tüm sıkılma sebeplerimi tükettiğim bir günde dükkanı açayım dedim; anahtar bile zor girdi yuvaya, öyle bir yabancılık. Dükkanın içinde ağır kasvet, toz... Nereden girdi ki şimdi bu toz? Doğru ya, o atalet tozu, bir yerden girmez, oluşuverir öylece. Havaya da yabancıyım, nefes alamamışım bir an ki hemen dükkanın önüne geri çıkmışım. Esnaf değişmiş, tanıdık sima yok. Olsun varsın, yeniden tanırız sağı ve solu.
Ooo güzel, diafon çalışıyor hala. Oralet söylesem mi ki... Neyse dur bakalım, acelesi yok.
Dükkandaki her şey yıllar öncesine ait, ne tuhaf... Annemin çocukluğu kadar eski gibi... Öylece bakıyorum her bir eşyaya, tek tek. Dalmışım, eski günler, eski hisler, tanıdık, bildik ama uzak. Oraleti söylesem daha iyi. "Meraba (çünkü selamün aleyküm nedir yaa?), 5 numaraya 1 oralet, portakallı... Şeker getirmeyin lütfen, mersi"
Mersi dedim, yuh! Neyse...
Hava da bi saçma, 29 Eylül Antalya'sı, nemli puslu... Öff! Oralet ne yaa, soğuk bi'şey içseydim diyorum ama kapımın önündeki tabure bile "artistlik yapma işte iç oraletini efendi gibi esnaflık yap" diyor ne yapayım?! Hah geldi, çaycının arkasındaki kim? Dükkana bakıyor... "Teşekkürler, borcum ne kadar?" "Abla ne borcu ben hesaba yazarım, ay sonu hesaplaşırız, hadi eyvallah". Gidiyor.
Arkasındaki öne geçti. Kim ki? Buralardan değil.
"İyi günler"
"Size de, buyrun?"
"Öyle bakıyordum ben"
"Bakın tabi buyrun"
Bak tabi... Buyur... Buyursana... Bana bak, ben tozlanmadım, bana bak!
Baktı! Bana baktı! "Oturun lütfen, oralet?" Gülümsüyor: "evet lütfen, portakallı" diyor.
Kalbim turunçgiller açıyor!
Yorumlar
Yorum Gönder